21. yüzyılın ilk günlerinde, Kadıköy Caferağa’daki Migros Genel Merkezi’ne ilk kez girdiğimde, internetten verdiğimiz siparişlerin bir gün hayatımızın sıradan bir parçası hâline geleceğini ve e-ticaretin milyarlarca dolarlık devasa bir ekonomiye dönüşeceğini hayal eden tek kişi ben değildim elbette…

Kangurum.com.tr’nin yöneticileri de aynı hayale inanıyorlardı.

Vizyoner çocuklardı. Dünyayı takip ediyorlardı. Migros Sanal Market deneyimi onlara biraz tecrübe de katmıştı.

Fakat önümüzde küçük bir problem vardı:

Türkiye henüz bizim hayal ettiğimiz geleceğe hazır değildi.

Üstelik yapmaya çalıştığımız iş, Türkiye lojistik sektörü için de bir ilkti…

Hayallerimiz büyüktü ama adımlarımız biraz ürkekti bu nedenle…

Şimdilerde adına “Last-Mile Delivery” dediğimiz işi yapacaktık.

Kangurum.com.tr, Türkiye’nin ilk sanal AVM’siydi. Bu anlamda Türkiye’de internet üzerinden satışın tarihinde Migros’un hakkını teslim etmek gerekir. Çünkü bu süreçten üç yıl önce Türkiye’nin ilk sanal marketini de kurmuşlardı.

Biz de Cargotech olarak bu yeni dünyanın lojistik tarafında yerimizi aldık.

Fakat o yıllar bana iş hayatıyla ilgili çok önemli bir şey öğretti:

Bir fikrin doğru olması yetmez. Zamanının da doğru olması gerekir.

Hatta bazen zamanından önce doğmuş mükemmel bir fikir, zamanı geçmiş kötü bir fikir kadar tehlikelidir.

Elbette o fikri, zamanı gelinceye kadar yaşatabilecek sermayeniz ve sabrınız yoksa…

2000 yılı, Türkiye’de e-ticaret ve e-ticaret lojistiği için henüz erkendi.

Nitekim 10–15 yıl sonra ortaya çıkan girişimlerin önemli bir kısmı, bizim o gün hayal ettiğimiz pazarın üzerinde yükseldi ve günümüz e-ticaret dünyasını domine eden yapılara dönüştü.

Ama 2000 yılında gerçeklik çok farklıydı.

İnternete hâlâ dial-up, yani çevirmeli bağlantıyla girilebiliyordu. Bağlantı son derece yavaştı ve sık sık kopuyordu.

İnsanlar kredi kartı bilgilerini internette paylaşmaktan korkuyorlardı.

Alışveriş demek; ürüne dokunmak, bakmak, hatta bazen koklamak demekti.

Bir insanın yalnızca birkaç fotoğrafını gördüğü bir ürüne para ödeyip, sonra evine gelmesini beklemesi bile başlı başına yeni bir tüketici davranışıydı.

Dolayısıyla e-siparişlerin “geometrik” biçimde büyüyeceğine ilişkin beklentiler gerçekleşmedi.

Fakat benim açımdan çok başka bir şey gerçekleşiyordu.

Ben, geleceğin lojistiğini gerçek hayatın içinde öğreniyordum.

Lojistiği, tedarik zinciri yönetimini ve özellikle doğru dağıtım fiyatlamasının ne kadar hayati olduğunu öğrendiğim yıllardı bunlar.

Önümde, vaktinden önce kurulmuş devasa bir laboratuvar vardı.

Üstelik bu laboratuvarda yapılan deneyleri izlemek, hatta deneylerin bir parçası olmak henüz ücretsizdi.

Kangurum projesinde lojistik maliyetlerde başa baş noktasını yakalayacak sipariş “volümü” oluşmayınca, milenyumla birlikte birdenbire ortaya çıkan diğer sanal alışveriş sitelerinin dağıtımlarına da girmeye başladık.

E-store gibi dönemin iddialı projelerinin de last-mile dağıtım lojistiğini üstlendik.

Fakat son kilometre lojistiğinin bugün de değişmeyen acımasız bir matematiği vardı:

Yoğunluk yoksa, ekonomi de yoktu.

Dağıtım fiyatlarımızı, birbirine yakın noktalara birden fazla teslimat yapabileceğimiz varsayımıyla oluşturmuştuk.

O sipariş yoğunluğu gerçekleşmeyince matematik tersine döndü.

Teslimat yaptıkça para kazanmak yerine, teslimat yaptıkça zarar ediyorduk.

O günlerin ölçeğini anlatan bir örneği hiç unutmuyorum.

Bugün o dönemlerden geriye kalan nadir e-ticaret girişimlerinden biri olan ünlü e-ticaret bebek markası, siparişlerini yaklaşık 50 m²’lik küçücük bir depo/dükkândan sevk ediyordu.

Sipariş yoğunluğu öylesine düşüktü ki bazen tek bir küçük koliyi teslim etmek için Göztepe’den Kemerburgaz’a bir kamyonet gönderdiğimiz oluyordu.

Bugünün e-ticaret lojistiğinin geldiği noktadan baktığınızda neredeyse inanılmaz geliyor.

Ama Türkiye’de son kilometre lojistiğinin ilk adımları işte bu şekilde atıldı.

Bu matematik, bizim gibi vizyoner gençlerden oluşan fakat sermayesi sınırlı bir şirket için sürdürülebilir değildi.

Nitekim Cargotech bir yıl sonra global bir lojistik şirketine satıldı.

Aradan çeyrek asırdan fazla zaman geçti.

Bugün aynı şehirde binlerce kurye, milyonlarca paketi insanların kapısına ulaştırıyor. Aynı mahallede onlarca teslimat yapılabiliyor; algoritmalar rotaları oluşturuyor, dağıtım merkezleri sipariş yoğunluğunu yönetiyor ve “last-mile” başlı başına devasa bir endüstri olarak konuşuluyor.

Bizim 2000 yılında çözmeye çalıştığımız problem ise aslında bugünkünden çok farklı değildi:

Bir paketi, doğru zamanda, doğru maliyetle, doğru adrese nasıl ulaştırırsınız?

Tek fark vardı.

Bugün pazar bu sorunun cevabına hazır.

O gün değildi.

Geleceği doğru tahmin etmek yetmez. Bazen asıl mesele, o gelecek gelene kadar hayatta kalabilmektir.

Musa Yeşiltaş
14 Eylül 2026